Diyanet Sorular

by admin on 09 Şubat 2010 - 03:03:53

reklamlar









Diyanet soru ve cevap

1- Küllî ve
Cüz’î irade ne demektir açıklar mısınız?

İrade: istemek dilemek seçmek
iki veya daha çok alternatiflerden birine karar vermek demektir.

Allahu
Teala’nın "irade" sıfatı vardır. Allahu Teala’nın iradesi demek Allah’ın mümkinattan
her birini sonsuz hallerden ve vakitlerden birine tayin ve tahsis
buyurması demektir.

Burada geçen "mümkinat"tan maksat olmasını veya olmamasını varlığını
veya yokluğunu aklın caiz gördüğü şeylerdir. İşte bu şeylerin varlığına
veya yokluğuna olmasına veya olmamasına karar vermek Allahu Teala’nın iradesini
ilgilendiren bir husustur; buna karar vermek Allah’ın işidir. Bu kararın
kaynağı da Allah’ın "irade" sıfatıdır. Bu iradeye "irade-i ilahiyye=ilahî irade"
denir.

Bir de Allah’ın kullarına verdiği bir "irade" vardır ki
kul kendisini ilgilendiren kendi yaptığı işlerde bu iradesini kullanarak karar
verir. İşte irade-i külliyye ve irade-i cüz’iyye terimleri kula ait
olan bu irade ile ilgilidir. Şöyle ki:

Kulda bi’l-kuvve mevcut
olan irade gücüne "küllî irade" denir. Bu irade kullanılmaya hazır
olan ancak henüz kullanılmayan "potansiyel irade" demektir. Bu durumdaki iradenin
herhangi bir olaya yönelme herhangi bir şeyin olmasına veya olmamasına
karar verme gibi bir işlevi yoktur; yani bu irade insanın
fiilen kullanmadığı bir iradedir. Dolayısıyla insan kullanmadığı böyle bir iradeden
sorumlu da değildir.

Cüz’î irade ise küllî iradenin başka bir
ifade ile irade gücünün kullanılmasıdır; yani herhangi bir şeyin yapılması
veya yapılmaması şıklarından birinin tercihidir. İşte insanı sorumlu kılan bu
iradedir. Şayet insan küllî iradesini cüz’î irade haline getirirse yani
irade gücünü kullanarak herhangi bir şeye karar verirse ve verdiği
bu kararın gereğini yaparsa işte insan bu yaptığından dolayı sevap
veya günah kazanır; yaptığı Allah’ın rızasına uygunsa mükafat görür; değilse
ceza görür.

Bir de bu terimlere benzer "kudret-i külliyye" ve
"kudret-i cüz’iyye" terimleri vardır ve bunlar da insandaki "kudret" sıfatıyla
ilgilidir. Bunlardan "kudret-i külliyye" insandaki potansiyel kudret sıfatını yani bu
sıfatın herhangi bir olaya yönelmemiş ortaya çıkmamış halini kudret-i cüz’iyye
de bu kudret sıfatının herhangi bir olayda kullanılma durumunu ifade
eder.

2- Ecel nedir? Ömür kısalır ya da uzar mı?

Ecel kelime olarak mutlak vakit bir şeyin müddeti veya bir
şeyin müddetinin sonu anlamındadır. Daha sonra bu kelime insan ömrünün
sonu anlamında kullanılmış ve bu manada meşhur olmuştur. Ecel hayatın
son bulması ve ölümün gerçekleştiği zamandır. Bu anlamı ile her
canlı için tek bir ecel vardır. Bu ecel Allah’ın kaza
ve takdiriyle olup asla değişmez. Belirlenen ecel vaktinden ne önce
gelebilir ne de o vakitten sonraya kalabilir. Bu hususla ilgili
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır. "Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli
vardır.

Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar ne
de ileri giderler." (Yunus suresi ayet: 49)

Ehli Sünnetin görüşüne
göre öldürülen kişi kendi eceliyle ölmüştür. Katilin öldürmesi ile o
kişinin eceli değişmiş ve ömrü kısalmış olmaz. Ecel hayatın tereddütsüz
ve kesin olarak son bulduğu zamandır. Katilin mes’ul olması Allah’ın
kesin olarak yasakladığı cana kıyma yasağını işlemiş olmasındandır.

3- Son
nefeste yapılan tevbe makbul müdür?

Bütün günahlardan tevbe etmek ve
tevbeyi geciktirmemek gerekir. Fakat tevbe kapısı can boğaza gelinceye kadar
açıktır. Bu konuda Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: "Bir kul can
çekişmeye başlamadıkça Allahu Teala onun tevbesini kabul eder" buyurmuşlardır. Bu
hadis-i şerif ruhu boğazına gelmeden can çekişmeye başlamadan kulun tevbesinin
kabul olunacağını bildirmektedır Aksi takdirde can boğaza gelip hayattan ümit
kesilip ahiret ahvalinin görülmeğe başlandığı zaman yapılan tevbe ise geçerli
değildir. Bu hususta Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: "Kötülükleri
yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: "Ben şimdi tevbe
ettim" diyenler ile kafir olarak ölünler için (kabul edilecek) tevbe
yoktur. Onlar için acıklı bir azap hazırladık." (Nisa 18)

4-
Tecdidi iman ve nikah ne zaman lazımdır?

Dinden olduğu kesinlikle
bilinen şeylerden birini inkar veya dini hükümleri alaya almak; dine
imana sövmek… gibi küfrü gerektiren söz ve davranışlarda bulunmadıkça "tecdid-i
iman ve tecdid-i nikah" gerekmez.

Bir Müslüman Allah korusun küfrü
gerektiren bir davranışta bulunursa tevbe istiğfar ederek imanını ve evli
ise nikahını yenilemesi gerekir.

5- Şefaat var mıdır? Nerede ve
nasıl olacaktır?

Şefaat suçlu veya yardıma muhtaç veya iyiliğe layık
olanlar hakkında af iyilik ve lutuf ricasında bulunmak demektir.

Ahirette
şefaatın varlığı ayet ve tevatüre varan sahih hadis-i şeriflerle sabittir.
(El-Bakara 123; Taha 109; Sebe 23; Gafir 18; Muharnmed 19;
Müddessir 48 ve daha bazı ayetler.)

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in
kıyamet gününde bütün mahşer halkının mahşer yerinin şiddet ve dehşetinden
kurtulması ve bir an evvel hesabın kolayca görülmesi için büyük
ve umumî şefaatı vardır. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in bu büyük
şefaatından başka azabı haketmiş bazı mü’minlerin cehennemden kurtulması bazı mü’minlerin
hesaba çekilmeden cennete girmesi cennete giren mü’minlerin derecelerinin yükseltilmesi gibi
şefaatleri de olacaktır. Bu şefaatlardan en fazla istifade edeceklerin de
kamil ve muhlis mü’minler olduğunda şüphe yoktur.

Mahşerden sonra da
her peygambere Cenab-ı Hak tarafından kendi ümmeti hakkında şefaat izni
verileceği gibi şehitlerin ve salih kişilerin de şefaat etmelerine izin
verilecektir. Fiilen cehenneme girmiş günahkarların cehennemden çıkarılması için Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimiz’in şefaatı olacağı gibi bazı ehl-i cennetin de şefaatleri
olacaktır.

6- İslam’ın bazı şartlarını yerine getirmeyene kafir denir mi?

Ehl-i Sünnet inancına göre amel imandan cüz değildir. Bu itibarla
dinden olduğu kesinlikle bilinen hükümlerin aslını inkar etmemek şartı ile
bir kimsenin dinî hükümlere riayet etmemesi onu din sınırları dışına
çıkarmasa da şüphesiz dinin emir ve yasaklarına uymayan bu kişi
günahkar olur. Günahı karşılığında tevbe etmez veya Allah Teala meccanen
affetmezse cezasını çeker.

7- Kabir azabı var mıdır? Nasıl izah
edile-bilir? Öldükten sonra ruhun durumu?

Kabir azabı vardır ve haktır.
Buna delalet eden ayetler olduğu gibi tevatür derecesine varan hadis-i
şerifler de vardır. (İbrahim Süresi 27; Taha Suresi 24;Mü’min Suresi
46)

. Kabir hayatı ve kabir azabı sözü ile cesedin
defnedildiği yer ve bu yerde gördüğü azab kasdedilmez. Bundan maksat
ölümden sonra mahşerde tekrar dirilişe kadar geçecek zaman içindeki mutlu
bir hayat veya azaptır. Her ölü ister bir kabre defnedilsin
ister denizlerin derinliklerinde kaybolup gitsin isterse hayvanlar tarafından parçalanıp yenilsin
mut’aka ya nimetler içinde olacak veya azab görecektir. Kafirler ve
asî olan bazı mü’minler azab görecekler; salih mü’minler ise Allah
Teala’nın dilediği şekilde nimet içinde bulunacaklardır. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de
"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Allah’ın
lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri
yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar." (Al-i imran 169) ayeti ile Nuh
kavmi hakkındaki: "Onlar günahları yüzünden suda boğuldular ardından da ateşe
sokuldular…" (Nuh Suresi 25) anlamındaki ayetler birer delil teşkil etmektedir.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de; "Kabir ya cennet bahçelerinden bir
bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur" diye buyurmuşlardır.

Kabir azabı
hem ruha hem de cesede her ikisine beraber yapılacaktır. Çünkü
ölen insanın ruhunun kabirdeki cesediyle ilişkili olacağı sahih hadîslerde belirtilmektedir.
Nitekim insanın uyku halinde gördüğü güzel veya korkunç rüyalar bunu
açıklamaktadır. İnsan korkulu rüya görünce elem; İyi rüya görünce de
zevk duyuyor. Halbuki bu acı veya tatlı rüyayı görenlerin yanında
bulunanlar onların ne acılarına ve ne de zevklerine muttali olabiliyorlar.
İşte bunun gibi ölüler de kabirlerinde ya büyük bir neşe
ve zevk içindedirler ya da çeşit çeşit azaplara maruz kalıyorlar.
Fakat biz onların bu hallerine muttali olamıyoruz.

8- Sürekli olarak
kocasının ağzına küfreden bir kadının dini nikahı ne olur?

İnsan
"Eşref-i mahlukat" yani yaratılmışların en şereflisi olarak yaratılmıştır. Dinimiz insanların
hem maddî hem manevî yapısına tecavüz etmeyi günah saymıştır. Cenab-ı
Hak Kur’an-ı Kerim’de insana verdiği nimetleri sayarken: "Biz ona iki
göz bir dil iki dudak vermedik mi?" (El-Beled 8 9
10) buyurarak bu uzuvların önemini belirtmiştir. Bu itibarla insana ve
onun uzuvlarına yakışıksız sözlerle hakaret etmek büyük vebali muciptir. .

İslam alimleri Müslümanların ağzı şehadet kelimesinin mahalli olması itibariyle Müslüman’ın
ağzına söven kişinin imanla ilişkisinin kesileceğini hemen tevbe edip imanını
yenilemesini ve kelime-i şehadeti getirmesi gerektiğini söylemişlerdir. (Bkz. Damad C.
l s. 705) Şüphesiz bu durum niyet ve maksada göre
değişir. Niyet kişinin dinine imanına sövmek olmadığı takdirde küfür de
söz konusu olmaz. Bu takdirde nikaha da bir zarar gelmez.
Şüphesiz maksat dine ve imana sövmek olmasa da bu tür
çirkin sözler söylemenin vebali ağırdır.

9- Avrupa’da işçi olabilmek için
Müslüman olmadığını söyleyen bir Müslüman dinden çıkar mı?

Bir zaruret
olmadıkça küfrü yani dinden çıkmayı gerektiren ifadelerin telaffuzu halinde dinden
çıkılmış olur. Bu şekilde dinden çıkan kişinin dini hükümlere göre
eşiyle aralarındaki nikah bağı da kopar.

Ancak zorlanarak küfrü gerektiren
sözleri söylemek zorunda kalan kişiler bu hükmün dışındadırlar. Nitekim Kur’an-ı
Kerim Nahl süresi 106. ayetinde: "İmandan sonra Allah’a karşı küfre
saparak -kalbi imanla mutmain olduğu halde zorlananlar hariç- küfre sinesini
açan kimseler üstüne muhakkak ki Allah’tan bir gazap iner ve
kendilerine büyük bir azap vardır" buyurulmuştur.

Ayetin manasıyla uyum içinde
olan bir hadisinde Peygamber (S.A.V.): "Ümmetimden hata ve unutmak veya
zorlama sonucu vuku bulacak günahlar affolunmuştur" buyurmuştur.

Ayetten ve hadisten
anlaşılan küfrü gerektiren sözlerin isteyerek bilinçle söylenmesi halinde dinden çıkılacağı
ancak kalbi imanla dolu olduğu halde zor ve baskı sonucu
bu tür sözleri söyleyenin dinden çıkmayacağıdır.

Zorlama fıkıh dilinde: Bir
kimseyi tehdit ve korkutma ile rızası olmaksızın bir sözü söylemeye
veya bir işi işlemeye mecbur bırakmaktır. Zorla-yanın o işi yaptırmaya
muktedir olması da şart koşulmuştur.

Avrupa’da işçi olabilmek maksadıyle Müslüman
olmadığını söylemekte zorlama ile ilgili hükümler mevcut olmadığından bu sözlerin
söylenmesi caiz değildir. Zira bu kişi kendi irade ve seçeneğiyle
bu sözleri söylediğinden imanı hafife atmış ve böylece dinden çıkmış
olur.

10- Tevbesi olmayan günah var mıdır?

İslam; itikad ibadet
ve muamelattan oluşur. itikat kısmının ihlali küfrü diğerlerinin ihlali ise
günahı gerektirir.

Kişi kafir olmadıkça günah işlemekle dinden çıkmaz. Küfür
dışında günah işleyen kişi ne kafir ne de münafık olur
imandan çıkmaz. Bu nedenle tevbesi olmayan günah yoktur. Cenab-ı Allah
"Ey iman edenler samimi bir tevbe ile Allah’a dönün" (Tahrim
66/8) buyurarak günah işledikleri halde kişilere iman kelimesiyle hitap etmiştir.
Ancak haramları ve helalları yalanlayıp inkar etmemek gerekir.

Tevbe etmekle
kul hakkının sorumluluğundan kurtulunmaz. Bunun için hak sahibinin hakkını ödemek
ve helallaşmak gerekir.

11- Hangi suçlar büyük günahlardandır?

Çeşitli hadis-i
şeriflerde anaya-babaya asi olmak yalan yere şahitlik yapmak yalan yere
yemin etmek haksız yere adam öldürmek cephe-den kaçmak sihirbazlık yapmak
yetim malı yemek içki içmek ve peygamberin (S.A.V.) söylemediğini ona
isnad etmek gibi günahlar büyük günahlardan sayılmıştır. Bazı alimler bu
tür büyük günahların kırk’a kadar ulaşacağını beyan etmişlerdir.

Ehli sünnetin
görüşüne göre ister büyük ister küçük olsun günah ve masiyet
Allah’a şirk koşulmadıkça kişiyi imandan çıkarmaz. Bu günahları isteyenlerin affedilmesi
Allah’ın meşietine bağlıdır. Diterse affeder veya suçları kadar ceza gördükten
sonra cennete girerler. Bu günahları işlerken ölenler haramları helal helalları
haram itikat etmedilerse büyük günah işlemiş olurlar; fakat dinden çıkmazlar.

12- Gaybten haber vermek gelecekten ve olacaktan haber vermek doğru
mudur?

Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de mealen:
"De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez…"
(Nemi: 65) buyurulmuştur. Rasul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz de: "Kahin ve
falcıya (gaybten haber veren kişiye) inanan kimsenin kırk gün namazı
kabul olmaz" (Riyazü’s-Salihin Tercemesi 3/219 Hadis No: 1701) "Ona inanan
kişi bana indirileni (kitabı ve vahyi) inkar etmiş olur" (Müsned-i
Ahmed b. Hanbel 21 429 ve 4/66) buyurmuştur. Bu itibarla
çeşitli akıl dışı işlemlerle gelecekteki olaylar hakkında olumlu veya olumsuz
haber vermek iddiasına kalkışmak ve bunlara inanmak haramdır.

13- Çocuk
iken ölen Müslüman çocukları ile gayri müslim çocukları ahirette aynı
durumda mıdırlar?

İnsan dünyada hakiki şahsiyeti haiz olabilmek için bir
takım dönemlerden geçmektedir. İnsan sağ olarak doğmakla dünyadaki şahsiyeti başlar.
Sonra hak edinme ve bu haklardan istifade etme ehliyetini elde
eder. Rüşt yaşına erince Allah’a iman ve dini hükümlere uymak
ve uygulamakla yükümlü olur. Ancak büluğ yani teklif çağına gelmeden
vefat eden çocuklar günahsız sayıldıklarından dolayı ahirette sual olunmazlar ve
cennete girerler. Gayri müslim çocukları konusunda İslam bilginleri farklı görüşler
ileri sürmüşlerdir. Doğru olan bunların da Müslümanların çocukları hükmünde olmalarıdır.
Zira onlar da İslam fıtratı üzerine doğmuş olup erginlik çağına
gelmeden öldükleri için günahsızdırlar. Bu yüzden onlar da kabir sualinden
muaf olup cennete girerler. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: "Her doğan
çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Ancak anne ve babası daha
sonra kendi durumlarına göre onları ya Yahudi ya Hıristiyan ya
da mecusî yaparlar."

14- Hıristiyan ve Yahudilerin mü’minleri cennete girecek
mi?

Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz’in peygamber olarak gönderilmesinden sonra bütün
insanların ve bilhassa Yahudi ve Hıristiyanların kendi dinî kitapları gereğince
Hz. Muhammed (S.A.V.)’in Peygamberliğini tasdik edip İslam’ı kabul etmeleri gerekir.
Aksi takdirde kendi kitaplarını dinlerini de inkar etmiş olurlar. Bu
itibarla Allah’ın birliğine Hz. Muhammed (S.A.V.)’in O’nun kulu ve elçisi
olduğuna ve Kur’an-ı Kerim’deki bütün esaslara olduğu gibi iman etmeyen
hiç bir kimse İslam inancına göre cennete giremez.

15- Büyük
ve küçük günahlar hangileridîr? Bunlar nasıl affolunurlar?

Küçük ve büyük
günahların mahiyeti ve büyük günahların sayısı konusunda İslam bilginleri arasında
görüş ayrılıkları vardır. Bazı bilginler ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde
büyük suç olduğu beyan edilen fiiller büyük günahtır demişlerdir.-Bazı bilginler
ise ayet ve hadis-i şeriflerde (namaz kılmamak zekat vermemek gibi)
hakkında tehdit ve azap bildirilen şeyler büyük günahlardandır demişlerdir. Bir
hadis-i şerifte ise tevbe edilmeyip ısrarla işlenen küçük günahların da
büyük günaha dönüşeceği ifade buyrulmuştur. Gerçek şu ki;

büyük ve
küçük günah izafi terimlerdir. Nitekim sevaplar da böyledir. Daha büyüğü
ile karşılaştırılan her şey küçüktür. Daha küçüğü ile karşılaştırılan bir
şey ise karşılaştırıldığı şeye göre büyüktür. Bu itibarla aynı günah
kendinden küçüğü ile mukayese edilirse büyük sayılır; kendisinden büyüğü ile
mukayese edilince de küçük olur. Mutlak ve en büyük günah
şirk ve küfürdür. Ondan büyük günah yoktur. Hadis-i şeriflerde büyük
olduğu belirtilen günahlar: Allah’a şirk koşmak cana kıymak sihir yapmak
faizcilik yapmak yetim malı yemek zina yapmak yalan

olarak zina
suçlamasında bulunmak savaştan kaçmak hırsızlık yapmak içki kullanmak yalancı şahitlik
yapmak yalan yere yemin etmek başka-sının malını gasbetmek… gibi tiil
ve davranışlardır. Büyük günahlardan dolayı Allah affetmez ise kul azap
görür. Küçük günahlardan dolayı da kulun azap görmesi ehli sünnet
görüşüne göre caiz görülmüştür.

Allah’a şirk koşmak dışındaki tüm günahların
şartlarına uygun olarak tevbe edilmesi halinde affedileceği bildirilmiştir. Bu konuda
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

"Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah
bütün günahlan bağışlar."(Zümer 53).

"Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçı-nırsanız sizin
küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız."(Nisa 31)

16- Madem ki Hz. İsa sağdır İncil de haktır o
halde yeni bir peygambere ihtiyaç var mıydı?

Allahu Teala Kur’an-ı
Kerim’de ‘Ve Allah elçisi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük" demeleri yüzünden
(onları lanetledik). Halbuki onu ne öldürdüler ne de astılar; fakat
(öldürdükleri kişi) onlara isa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler
bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak
dışında hiç bir sağlam bilgileri yoktur ve kesin olarak onu
öldürmediler. Bilakis Allah onu (isa’yı) kendi katına yükseltti. Allah ve
izzet ve hikmet sahibidir." (Nisa 157-158) buyurmak suretiyle Hz. İsa’yı
kendi katına yükselterek yahudilerin onu öldüremediklerini beyan buyurmaktadır. Görüldüğü üzere
ayet-i kerimede Hz. İsa’nın sağ olduğu söylenmiyor Onu Yahudilerin öldüremediği
belirtiliyor.

İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre Allahu Teala onu manevi semalardaki
özel yerine yükseltmiştir. Bazı İslam bilginlerine göre ise Allahu Teala
onu yahudilerden korumuş yahudiler onu öldürememiş fakat eceli gelip vefat
ettirmiş ve ruhunu ref’etmiştir. Bu itibarla Hz. İsa’yı bedenen veya
ruhen Allah kendi katına yükseltmiştir.

Biz Müslümanlar Allah’ın peygamberlerine ve
onlara indirilen suhuf ve kitapların hepsine inanırız. Allah’ın peygamberlerine gönderdiği
kitaplar dört tanedir bunlar Hz. Musa’ya indirilen Tevrat Hz. Davud’a
indirilen Zebur Hz. İsa’ya indirilen İncil ve son
peygamber Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an-ı Kerim’dir.

Ancak Hz. Peygamber’den
önceki peygamberler ve kendilerine indirilen kitaplar belli ve hususi bir
kavme ve belirli bir zaman için gönderilmişlerdir. Bu itibarla bu
kitapların hükümleri de belirli kavim ve muayyen bir zaman için
geçerlidir. Hz. Peygamber’in peygamberliği ise hususi olma yıp umumidir. Bütün
insanlığa gönderilmiştir. Tebliğ etmiş olduğu dinin hükümleri umumi ve kıyamete
kadar devam edecektir. Bu itibarla Hz. Peygamber’in din ve şeriatı
kendisinden evvel geçen şeriatlerin Tevrat ve İncil’in hükümlerini kaldırmıştır. Ayrıca
bugün elde bulunan Tevrat İncil indirildiği şekliyle muhafaza edilmiş değildir.
Halen Hıristiyanların elinde bulunan ve "Ahd-i Cedid" adını taşıyan kitaplar
Hz. İsa’ya Allah tarafından indirilen İncil değildir. Bu Ahd-i Cedid
mecmuası içinde yazarların isimlerine göre adlandırılan dört incil vardır. Bunlar
Hz. İsa’dan en aşağı yarım asır sonra yazılmıştır ve muhtevaları
da birbirinden farklıdır. Bu itibarla; bugün elde bulunan Tevrat İncil
ve Zebur’u Allah’ın peygamberlerine indirdiği ilahî kitaplar olarak kabul edemeyiz.
Avrupalı yazar ve ilim adamlarının ileri gelenleri de bu kitapların
asıl mukaddes ve ilahî kitaplar olmadığını itiraf etmektedirler. Semavî kitaplar
içinde her yönden tağyir ve tahriften uzak indiği gibi muhafaza
edilen ve kıyamete kadar da muhafazası Allahu Teala tarafından garanti
altına alınmış olan yegane ilahî kitap Kur’an-ı Kerim’dir.

17- İslam’da
büyü var mıdır? Varsa nasıl korunmalıyız?

Büyü veya sihir bir
takım acaip işler vasıtasıyla başkaları üzerinde tesirler meydana getirmektir. Sihrin
gözbağcılık denilen gerçek olmayan çeşitleri yanında gerçek netice ve etkileri
olan çeşitleri de vardır.

Ancak mahiyeti ve nasıl etki yaptığı
bilinememektedir. İslam dini sihri inkar etmemiş;

fakat itikadı bozduğu tevhid
inancına zarar verdiği kötüye kullanıldığı ve kontrolü mümkün olmadığı için
yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de: "Sihir-bazın felah bulmayacağı" (Taha 69) beyan buyurulmuştur.
Sihir ve büyüye karşı korunmak için Allah’a sığınmak ve muavvizeteyn
denilen Felak ve Nas sürelerini okumak tavsiye edilir.

18- Falcılık
nedir? Falcıya inanmak caiz midir?

İnsanın güzel bir olayla veya
sözle karşılaştığında iyimserliğe; kötü bir hal ile karşılaştığında ise kötümserliğe
kapılması yaratılıştan gelen fıtrî bir hadisedir. Ancak iyimserlik ve kötümserliğe
kapılarak bu gibi hallerin tesiri altında kalmak kişiyi evhama sevk
edeceğinden kötü sonuçlar doğurabilir.

Arapçadaki "F-E-L" kökünden olan fal sözcüğü
iyimserlik ve iyiye yorma manasına gelmektedir. Hayırlı ve hayra teşvik
edici sözler de bu kabil-dendir. Bu manadaki fal için peygamberimiz:

"İslam’da uğursuzluk yoktur. Ancak fal’ı (iyi sözü) beğenmekteyim" buyurmuştur. Görüldüğü
üzere bir şeyi uğursuz saymak onun etkisinde kalmak yersiz ve
dayanaksızdır. Bilakis ümitvar olmak Allah’a güvenip O’ndan güç alarak hayatımızı
değerlendirmek her Müslümanın görevidir.

Günümüzde halk arasında fai diye ifade
edilen ve kahve fincanı veya bir takım şeylere bakarak kişinin
geleceği ile ilgili hususlarda hükümler çıkarmak yanlıştır dinimizde yeri yoktur.

Günümüzdeki manası ile fal cahiliyet döneminde müşriklerin uyguladıkları oklarla nasibini
tespit etmek ve gelecekle ilgili bilgiler aktarmaktır ki bunu yapmak
ve ona inanmak dinen caiz değildir.

19- Mezhepler niçin
ortaya çıkmıştır? Bunlarsız olmaz mı?

Mezhep; gidilecek yol
benimsenen metod usuI ve görüş demektir. Dinde mezhep herhangi bir
İslam müctehidinin Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden ilmî metodlarla çıkardığı
hükümlerdir.

Her Müslümanın dinî meseleleri doğrudan doğruya asıl kaynak olan
Kur’an-ı Kerim ve sünnetten öğrenmesi mümkün değildir. Bunu ancak kendilerini
dini ilimlere verip ihtisas sahibi olan müctehid bilginler yapabilirler. Bundan
dolayı halk bölgelerinde yetişen bu müctehid bilginleri açıklamalarını görüşlerini benimseyip
onlara uymuşlardır. Bir müctehidin ictihad ve açıklamaları geniş halk tabakaları
tarafından benimsenince. kendiliğinden o bilginin adıyla bir fıkıh mezhebi ortaya
çıkmış oluyor. Sahabeden sonra Tabiîler ve onlardan sonra gelen devirlerde
bir çok müctehid imamlar yetişmiş ve böylece bir çok fıkıh
mezhepleri ortaya çıkmıştır. Fakat zamanla bu mezheplerin çoğunun mensubu kalmamış
ancak dört mezhep hükümlerinin uygulaması devam edegelmiştir.

20- Müslüman birisinin
mutlaka bir tarikata girmesi "emir’e" bir "şeyh’e" biat etmesi şart
mıdır?

Bu hususu açıklar mısınız?

Tarikat hakka ermek için tutulan
bir takım kuralları ve zikir yöntemleri bulunan yol anlamınadır. Bu
alanla ilgilenen Müslümanlara saflık ve duruluk anlamına gelen sufi denile
gelmiştir. İlk sufiler kendilerinden tecrübeli ve yaşlı üstadlardan geniş ölçüde
faydalanmakla beraber belli bir tarikat kurmamışlardır. Görüşlerini ve manevi tecrübelerini
sohbet yoluyla çevrelerinde toplananlara aktara gelmişlerdir.

Tarikatlar 6-7. asırlarda ortaya
çıkmış zamanla kurumsallaşmışlardır. Tarikatlarda herkes kendi meşrebine ruh yapısına dünya
görüşüne ve manevi zevkine göre bir yol tutar.

Bir tarikata
intisab etmek gerekli midir?

İnsan dinî ve hukukî emirlere karşı
mükellef olabilmesi için bir kaç devreden geçer. Bu devreler cenin
çocukluk temyiz yaşı ve rüşd devreleridir. Buluğ çağına eren ve
reşid olan her Müslüman dinî mükellefiyetlerine hiç aracı olmadan kendisi
muhatap olur. Zira dinî nasslar mükellef bulunan her Müslüman’a dolaysız
olarak yöneliktir. Bu manadan olmak üzere Peygamberimiz (S.A.V.) İslam’da
ruhbanlığın olmadığını bildirmiştir.

Allah Peygamberimize dini insanlara iletme tebliğ etme
ve öğretme görevi vermiş kulların iman edip etmemelerinin bile onun
yetkisinde olmadığını bildirmiştir. Din bilginleri tebliğciler şeyhler ve bu yolda
emek verenlerin rolü de dini ve güzel ahlakı öğretmek ve
Müslümanlara bu alanda kılavuz olmaktan ileri geçmez.

Kendisini şeyh olarak
sunan kişi etrafındaki Müslümanlara dini doğru şekilde öğretmeli kendisinin ancak
dini öğreten tebliğ eden ve çevresindekilere yardımcı olan bir kişi
olarak bildirmelidir. Bu faaliyetlerinde rehberi ve önderi Kitap ve sahih
sünnet olmalıdır. Bu iki kaynağa ters düşen gelişmelere sebebiyet vermemelidir.

Son yıllarda tarikat adına meydana gelen dinin tasvip etmediği gelişmelere
çokça rastlamak mümkündür. Bu gelişmeleri gözönünde bulundurarak şunları söylemek gereklidir.

Tarikat uygun tanımıyla alim ve kamil bir mürşidin denetiminde ibadet
ve zikir yoluna koyularak İslam’da tevhid hakikatine ulaşmak için tutulan
kulluk çizgisidir. Tarikat imamları kendi adlarına birer tarikat kurmamışlar bu
çalışmalarını guruplaşmalara götürecek bir faaliyet olarak da sunmamışlardır. Ancak kendilerinden
sonra gelen müridler o imamların süluk ettikleri yoldan gittiklerinden bu
yol o imamlara (şeyh) nisbet edilmiştir. Bu itibarla Müslüman için
asıl olan inanmak ibadet ve muamelat esaslarını ihtiva eden ve
Allah tarafından peygambere vahyedilerek insanlara bildirilen hükümlerin tümüne bağlı kalmaktır.
Hiçbir Müslüman’ın herhangi bir tarikate girmek gibi bir dini yükümlülüğü
yoktur.

21- İslam’da rabıta var mıdır? İzah eder misiniz?

Rabıta
Arapça "Rabata" kökünden türemiştir. Müslümanların birbirlerine bağlılığını Allah yolunda sabretmelerini
ve bekçilik yapmalarını ifade eder. Daha sonra İslam ülkesi sınırlarında
bekleyenlere;

gerek süvari ve gerek piyade olsun genellikle "murabıt" adı
verilmiştir. Fıkıh terminolojisinde "murabıt" Allah yolunda silah altında bulunan kışla
ve karakollarda duran nöbet bekleyen askerler demektir. Hz. Peygamber (S.A.V.)
bu manada;

"Allah yolunda bir gün nöbet beklemek dünya ve
içindekilerden hayırlıdır" buyurmuştur.

Bu kelime ile ilgili mana ve yorumlar
böyle iken bazı mutasavvıflar onu değişik manalarda kullanmışlardır. Onlara göre
ribat veya Rabıta: Müridin kalben şeyhi ile beraber olması bağlantı
kurması yani manevi birlikteliktir.

Müridin kendine şeyh olarak seçtiği kişiyi
yüceltip onun şahsını gönlünde tasavvur edip tazim etmekten ibarettir ki
bazı müridler yeterli temel dinî bilgiden mahrum oldukları için bu
konuda aşırılığa da düşebilmektedir.

Meşayih’in ruhlarından yardım ve medet ummak
onların menfaatı temin edecek mazarratları defedecek güçte olduklarına gaybı bildiklerine
inanmak insanın dünya ve ahiret işlerinde bir takım tasarrufta bulunabileceklerini
zannetmek yanlıştır. Bunların kabirlerini aynı inançla ziyaret edip onlara kurban
adamak da dinen tehlikeli bir davranıştır.

Alimleri faziletli insanları Allah
dostlarını sevmek ilim öğrendiği kişilere karşı saygılı olmak bir Müslümandan
beklenilen bir davranıştır.

Ancak Allah’dan beklenilmesi gerekeni -kim olursa olsun-
başkalarından beklemek dinimizin tevhid ruhuna aykırıdır. Bu anlamda rabrta insanı
şirke kadar götürebilir.

22- Peygambere "vahy" gelir derler "vahy" ne
demektir?

Arapçada süratle işaret etmek bir işte sürat göstermek yazı
yazmak elçi göndermek gizlice bir şey söylemek gibi lügat manası
taşıyan vahyin dinî manası: Allah’ın ilim ve hidayet türünden kullarının
bilmesini istediği hususları seçtiği elçilerine gayrı mu’tad ve gizli yöntemle
bildirmesi demektir.

Allah’ın Peygamberlerine vasıtasız veya melek-ler aracılığıyla öğütlerini emir
ve yasaklarını bildirmesine vahy denir. Allah’ın meleklerine hitabına da vahy
denir. "Rabbin meleklere şüphesiz ben sizinle beraberim iman edenlere sebat
telkin edin diye vahyediyordu…"(Enfal 12)

Kur’an’a göre vahyin muhatabı Peygamberlerdir.
"Öncekiler gibi seni de kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş
olan bir ümmete sana vahyettiklerimizi onlara okuman için gönderdik." (Ra’d
30)

Vahyin bir çok kısımları vardır:

a-Allah’ın aracı olmadan Peygambere
vahy etmesi

b- Elçisinin kalbine ulaştırmak istediği bilgileri ilham yoluyla
iletmesi

c- Sadık rü’ya şekli

d- Vahy meleği (Cebrail) vasıtasıyla
vahyin geliş şekli bunlardandır.

Vahy getiren melek Peygamber (SAV)’e bazen
kendi gerçek görüntüsüyle bazen insan suretinde gelmekteydi.

Kur’an-ı Kerim Allah
tarafından Cebrail vasıtasıyla peygamberimize gönderilen
Allah Kelamıdır.

"Onlara de ki: Size. benim yanımda Allah’ın
hazineleri var demiyorum. Ben gaybı bilmem. Size hakikaten ben bir
meleğim de demiyorum. Ben. bana vahyedilenden başkasına uymam." (En’am 50)

"0 gönderilen vahiyden başka bir şey değildir;

Onu müthiş kuvvetlere
malik akıl ve fikir bakımından olgun olan Cebrail öğretti…"(Necm 4-5)

23- İlham ne demektir? Kimlere gelir?

İlham kelime olarak lokmayı
tutturmak veya yutturmak anlamına gelmektedir. Terim olarak ise Allah’ın kulun
kalbine feyz yoluyla ilka ettiği (koyduğu) bilgi veya özel mana
demektir.

İnsanın kalbine Allah tarafından ilka edilen manaya "ilham"; Şeytan
tarafından ilka edilen tikir ve manaya da "vesvese" denir. Buna
göre ilham hayır ve iyilik hissine münhasırdır. Kul bu bilgiyi
bir gayret göstermeden elde eder. Gazzali’ye göre ilham’ın kaynağı ya
Allah veya melektir.

Allah kullarına yönelik sahiplik ve mürşitlik vasfını
ya herhangi bir kulunun kalbine bir mana veya fikir ilka
ederek veya peygamberlere risalet vermek sureti ile gösterir. Birincisine ilham
ikincisine ise vahy denir. Veliler ilhamı almaya daha müsaittirler. Zira
kalpleri buna önceden hazırlanmıştır. İlham bu suretle tefekkür ve istidlal
yolu ile değil de gelen ilham’ın nasıl nereden ve niçin
geldiğini söylemesine imkan vermeden anî olarak kesbedilmesi bakımından ilm-i aklî’den
ayrılır. Bu Allah’ın bir feyzi olup vahyden şu bakımlardan ayrılır:
Vahy getiren melek peygamber tarafından görülebilir ve vahyde mündemic olan
mesajlar bütün beşeriyete aittir. Halbuki ilham yalnızca buna mazhar olan
şahsa mahsustur.

İlham İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre kendisine ilham vaki
olan kişi dışındakiler için hüccet sayılmaz. Ancak ilham peygamberden sadır
olmuşsa o takdirde hüccet sayılır. Sufilere göre ilham kimden sadır
olursa olsun hüccettir. ‘

Cumhurun gerekçesi şudur: Eğer ilham hüccet
kabul edilirse konu zabtu rabt altına alınamaz ve çeşitli tenakuz
ve aaaatlar yaşanır.

24- Tenasül uzvundan gelen sıvılar kaç çeşittir?
Dinî hükümleri nedir?

Tenasül uzvundan gelen sıvılar meni mezi ve
vedi olmak üzere üç çeşittir.

a) Meni: Şehvetle yerinden ayrılıp
şehvetli veya şehvetsiz olarak tenasül uzvundan dışarıya çıkan ve kendine
mahsus kokusu olan beyaz renkli koyu bir sıvıdır.

b)Mezi: Tenasül
uzvunun intişarından sonra şehvetsiz olarak gelen beyaz renkli ince sıvıya
denir.

c)Vedi: Küçük abdestten sonra gelen kokusuz beyazımsı bulanık yapışkan
sıvıdır.

Meni mezi ve vedi her üçü de necistir. Diğer
necasetlerde olduğu gibi elbiseye bulaşan el ayası kadar olan mikdarı
namazın sıhhatine engeldir.

Ancak mezi ve vedi abdesti bozarsa da
gusül yapmayı gerektirmez. Meninin ise şehvetle yerin-den ayrıldıktan sonra şehvetli
veya şehvetsiz olarak dışarıya çıkması ile gusül abdesti gerekir.

25-
Saçlan bıyıkları boyamanın gusle engel hali var mıdır?

Saçları veya
bıyıklan kına ve benzeri suyun nüfuzuna engel olmayacak nitelikteki boyalarla
boyamak gusül abdestine mani değildir.


reklamlar




Blog > Genel > Diyanet Sorular

  • Benzer Yazılar
  • Bildiri
  • Açıklama
  • Anahtar Kelimeler

Diyanet Sorular ile Alakalı

  1. İmanın şartları kaçtır ve nerlerdir?

  2. ..
  3. Güzel Ahlakla Ilgili Ayetler

  4. Peygamberimizin güzel ahlakı ile ilgili hadis ve ayet örnekleri var mı? Hz. Peygamber imizin ahlakı..
  5. Neden hayvanlar var?

  6. ..
  7. Hz Muhammed Ne Zaman Doğmuştur

  8. Hz. Muhammed ne zaman nerede doğmuştur? hz muhammed ne zaman doğmuştur Muhammed bin Abdullah (Arapça:..
  9. GÜÇsÜz GÜÇlÜ Hİkayelerİ

  10. Güçlü mümin, Allah katında güçsüz müminden daha hayırlıdır . Güçlü mümin Allah katında..
  11. Dİnİ Selalar

  12. Yarını belli olan bir dünya için ahiretini neden feda eder ki insan, neden anlık..
  13. Hristiyan dininin özellikleri nelerdir?

  14. ..
  15. Iman Etmedikçe Cennete Giremezsiniz

  16. Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman edemezsiniz. Siz iman etmedikçe..
  17. Tövbe nasıl yapılır

  18. Bir sürü günahım var ben affolunur muyum diyenlere tevbe kapısının ölüm anına kadar açık..
  19. Hz Muhammedin Peygamber Oluşu

  20. Hz. Muhammedin son peygamber olması ne anlama geliyor? HZ.MUHAMMEDİN SON PEYGAMBER OLMASI NE ANLAMA GELİYOR? ..
Yapacağınız yorum Diyanet Sorular ile ilgili değil ise iletişim formunu kullanarak email gönderebilirsiniz.
Diyanet Sorular sayfasında ve diğer sayfalarda gördüğünüz yorumların hepsi yorumları yazanların kendilerinin görüşleridir. Kullanıcı yorumlarından tezgen.com veya bağlı bulunduğu şirket sorumlu tutulamaz.
Sitede bulunan herhangi birşey ile ilgili sorununuz var ise,bunların kaldırılmasını istiyorsanız veya Diyanet Sorular ile ilgili başka bir sorununuz var ise lütfen bize iletişimsayfası aracılığı ile ulaşın.
Sık kullanılanlara ekle. dini soruları cevaplandırma komisyonu © bİm 2006 ziyaretci sayısı : sayaç. 18 nis 2010. 18 nisan diyanet İşleri başkanlığı seviye tespit sınavı yapıldı. 2010 diyanet İşleri başkanlığı mesleki bilgiler seviye tespit sınavı soru. dİyanet soru - cevap (101-125) , dİyanet soru - cevap (101-125), 101- kandil günlerinde oruç tutmak isteyen hangi gün oruç tutmalıdır?. diyanet İşleri başkanlığı. dış İlişkiler dairesi başkanlığı. kİtapÇik tÜrÜ. a. yurtdiŞi dİn gÖrevlİlerİ İÇİn. test sinavi soru kİtapÇiĞi. 10 mayıs 2009 .

8 eyl 2008. 1- küllî ve cüz'î irade ne demektir, açıklar mısınız? İrade: istemek, dilemek, seçmek, iki veya daha çok alternatiflerden birine karar. diyanet'in alo fetva hattina gelen sorular isimli yazı mumsema diyanet'in alo fetva hattina gelen sorular forum alev ayetel kürsi diyanet'in. 22 Şub 2009. 1- küllî ve cüz'î irade ne demektir açıklar mısınız? diyanet bakanlığı soru- cevaplar İrade: istemek dilemek seçmek iki veya daha çok. 17 eyl 2008. tarih: 27 04 2008 7:54 mesaj konusu: dİyanet soru - cevap (İslami bilgiler hakkında), alıntıyla cevap ver. 19 nis 2010. 18 nisan 2010'da yapılan diyanet İşleri başkanlığı mesleki bilgiler seviye tespit sınavı, sınav soru ve cevapları meb ile eşzamanlı olarak. diyanet'e en çok sorulan 10 soru diyanet'e bağlı aile İrşat büroları'na en çok sorulan konular, boşanma ve aldatma soru yöneltenlerin yüzde .
Etiketler:

Diyanet Sorular Hakkinda Yorum Yap

Önceki Yazi

Sonraki Yazi: